HER ŞEY BİZİM İÇİNDİR AMA HİÇBİR ŞEY BİZİM DEĞİLDİR

İBRAHİM KILINÇ

İnsan, dünyaya gözlerini açtığında kendisini sayısız nimetin ortasında bulur. Nefes alır, su içer, toprağın ürünleriyle beslenir; güneşin ışığından, havanın temizliğinden, ağaçların gölgesinden faydalanır. Gözleri görür, kulakları işitir, kalbi çalışır. Bütün bunlar, insanın daha kendisini tanımaya başlamasından çok önce hayatına hizmet etmektedir. Kâinatın düzeni, insanın yaşayabilmesi için nice imkânı bir araya getirir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratan O’dur.” (Bakara, 2/29) Bir başka ayette de göklerde ve yerde bulunanların insanın hizmetine verildiği bildirilir. (Câsiye, 45/13) Bu nimetler, insanın hayatını sürdürmesine imkân verirken aynı zamanda üzerinde düşünmeye de çağırır. Bir lokma ekmeğin, bir damla suyun, sağlıklı bir nefesin kıymeti düşünüldüğünde, hayatımızın ne kadar çok nimete bağlı olduğu anlaşılır.

İnsanın kendi bedeni de başlı başına bir nimettir. Göz görmek, kulak işitmek, eller tutmak ve üretmek, ayaklar yürümek için nice imkân sunar. Kalp, insan uyurken bile çalışmayı sürdürür. İnsan bunların değerini çoğu zaman ancak bir aksaklık yaşadığında daha derinden hisseder. Oysa her gün, farkına varsın veya varmasın, sayısız nimetin içinde yaşar.

Bir ağacın meyvesini düşünelim. İnsan o meyveyi dalından koparır, yer ve faydalanır. Ağacı dikebilir, sulayabilir, bakımını yapabilir; emeğiyle üretime katkıda bulunabilir. Ancak meyvenin oluşmasını mümkün kılan toprağı, suyu, güneşi ve hayat düzenini kendi başına meydana getirmiş değildir. İnsanın emeği kıymetlidir; bütün varlığın yaratıcısı ve mutlak sahibi ise Allah’tır (c.c.). İnsan, nimetlerden faydalanırken onların kendisine nasıl ulaştığını da düşünmelidir.

Mevlânâ, Mesnevî’sinde insanın dünya nimetleriyle ilişkisini gemi ve su örneğiyle anlatır: “Geminin içindeki su gemiyi batırır. Geminin altındaki su ise gemiye destektir.” Bu örneğin ardından mal ve mülk sevgisini gönlünden çıkaran Hz. Süleyman’dan söz eder. Böylece asıl meselenin malın varlığı değil, insanın gönlündeki yeri olduğunu gösterir. Su, geminin yol almasını sağlar; içine dolduğunda ise onu batırır. Dünya nimetleri de doğru kullanıldığında insanın hayatına hizmet eder. Mevlânâ’nın işaret ettiği ölçü, insanın sahip olduklarıyla ilişkisini yeniden düşünmesini sağlar.

İnsan çalışır, üretir, kazanır, evini kurar ve malını korur. Bunlar hayatın tabii parçalarıdır. Sahip olduğu imkânları değerlendirmek, ailesinin ihtiyaçlarını karşılamak ve başkalarına fayda sağlamak da sorumluluklarının arasındadır. Fakat elindeki imkânlar zamanla değişebilir. Evler başka insanlara kalır, servetler el değiştirir, makamlar sona erer. İnsan, bir zamanlar kendisiyle kalacağını düşündüğü nice şeyi geride bırakır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), dünya hayatındaki konumumuzu anlatırken şöyle buyurmuştur: “Dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol.” (Buhârî, Rikāk) Yolcu, geçtiği yerde ihtiyaçlarını karşılar ve yoluna devam eder. Dünya hayatı da insana ömrünün sınırlı olduğunu hatırlatır. İnsan yaşadığı yeri güzelleştirir, geleceği için çalışır; fakat elindekilerin kıymetini bilirken hayatın geçiciliğini de göz önünde bulundurur.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), malın gerçek değerine de dikkat çekmiştir. İnsanın malından kendisi için kalanların, yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve Allah yolunda vererek ahireti için önden gönderdiği şeyler olduğunu bildirmiştir. (Müslim, Zühd) Bu ölçü, malın kıymetini yalnızca miktarıyla değerlendirmemeyi öğretir. Önemli olan, nasıl kazanıldığı ve nerede kullanıldığıdır. İnsan elindekilerle hem kendi hayatını güzelleştirebilir hem de başkalarının hayatına iyilik katabilir.

Bütün mülkün Allah’a ait olduğunu bilmek, insanın çalışmasını ve kazanmasını değersizleştirmez. Aksine, kazancına, emeğine ve nimetlere bakışına ölçü kazandırır. İnsan sahip olduklarının kıymetini bildikçe şükreder; onları doğru kullandıkça hayatına anlam katar. Kâinatın sunduğu nimetler insan için birer lütuf, bu lütufların kaynağını tanımak ise derin bir idrak vesilesidir.

Kâinatın nimetlerinden faydalanmak bir lütuf, onların gerçek sahibini tanımak ise kulluğun şuurudur.