İlim, insanın yalnızca zihnini bilgilerle doldurması değildir. Öğrenmek, aynı zamanda bilginin sahibine, taşıyıcısına ve öğrenme yoluna karşı bir edep kazanmayı gerektirir. Bilgiye ulaşmanın birkaç saniyeye indiği çağımızda asıl mesele, insanın ne kadar şey bildiğinden çok, bildiği karşısında nasıl bir tavır takındığıdır. Çünkü gerçek ilim, insanı büyüttükçe ona bilmediğini de gösterir; haddini öğretir, kibirden uzaklaştırır.
Kur’an-ı Kerim, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyurur. (Zümer, 9) Allah Teâlâ, iman edenlerle kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükselteceğini bildirir. (Mücâdele, 11) Ancak ilmin değeri yalnızca bilgi miktarıyla ölçülmez. İlim insana sorumluluk da yükler. Bildiği arttıkça hesabının arttığını bilen insan, bilgisini başkalarına karşı üstünlük aracı değil, bir emanet olarak görür.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kim ilim elde etmek için bir yola girerse Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, İlim, 1) Âlimleri de peygamberlerin vârisleri olarak nitelemiştir. Peygamberlerin mirası mal ve makam değil, insanı Allah’a götüren bilgidir. Bu mirasın hakkıyla taşınması ise sadece bilgi aktarmakla değil, ilmi bir ahlâk içerisinde öğrenmek ve öğretmekle mümkündür.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) eğitim hayatında bunun güzel örnekleri vardır. Cebrâil (a.s.) insan suretinde gelmiş, huzurunda oturup İslâm, iman ve ihsan hakkında sorular sorarak dinin temel meselelerini öğretmiştir. Hz. Ömer (r.a.), olayın sonunda Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) gelen kişinin Cebrâil (a.s.) olduğunu ve dinlerini öğretmek için geldiğini bildirdiğini nakleder. (Müslim, Îman, 1) Bir başka olayda hutbe sırasında yanına gelen ve dini öğrenmek istediğini söyleyen Ebû Rifâa (r.a.) için hutbesine ara vermiş ve onunla ilgilenmiştir. (Müslim, Cum‘a, 60) Demek ki öğretmek, sadece konuşmak değil; muhatabı görmek, dinlemek ve onun ihtiyacını önemsemektir.
Fakat ilim yolculuğunun yalnızca öğretmene düşen bir tarafı yoktur. Talebenin de öğrenmeye hazırlanması gerekir. Öğretmenini küçümseyen, onun ilmini ciddiye almayan, ders sırasında dikkatini vermeyen bir öğrencinin öğrenme imkânı zayıflar. Çünkü insan, değer vermediği kişiden çoğu zaman faydalanacağı bilgiyi de alamaz. Burada hürmet, öğretmeni hatasız görmek anlamına gelmez. Soru sormak, anlamadığını söylemek, delil istemek elbette mümkündür. Fakat bunların hepsi edep içinde gerçekleştiğinde ilme hizmet eder. Edep, aklı susturmaz; aklın doğru çalışmasına zemin hazırlar.
Bu husus özellikle bugün gençlerimiz açısından üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir. Bilgiye ulaşmak kolaylaştı; fakat bilgiye karşı sabır, dikkat ve hürmet aynı ölçüde artmadı. Bir öğrenci birkaç dakikada internetten bir bilgi bulabiliyor ve bazen yıllarını ilme vermiş öğretmeniyle kendisini aynı seviyede görmeye başlayabiliyor. Oysa bir bilgiyi bulmak başka, o bilginin doğruluğunu anlamak, kaynağını bilmek, yerli yerine koymak ve hayatın içinde kullanabilmek başkadır. Arama motoru bilgi gösterebilir; fakat insanı yetiştiremez.
İlim tarihimiz, bunun aksini gösteren sayısız örnekle doludur. İmam-ı Âzam Ebû Hanife, hocası Hammâd b. Ebû Süleyman’ın ders halkasında yıllarca yetişmiş; İmam Şâfiî, İmam Mâlik’ten ve İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’den istifade etmiştir. Bugün adlarını büyük bir hürmetle andığımız bu âlimler, kendilerinden önceki ilim mirasını küçümseyerek değil, ona bağlanarak yetişmişlerdir. Büyük olmak, kendisinden önce gelenleri küçük görmekle değil, onların bıraktığı mirası anlayıp üzerine bir şey koyabilmekle mümkündür.
Âlime hürmet de şahısları kutsamak değildir. Ehl-i Sünnet geleneğinde hiçbir insan hatadan uzak kabul edilmez. Ölçü, kişilerin şahsı değil; Kur’an, Sünnet ve sahih ilim mirasıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), ilmin âlimlerin vefatıyla ortadan kalkacağını, ardından insanların bilgisiz kimseleri önder edinerek onlardan hüküm isteyeceğini ve onların da bilgisizce hüküm vereceğini haber vermiştir. (Buhârî, İlim, 34; Müslim, İlim, 13) Bu sebeple ehil âlimin ve sahih ilim geleneğinin kıymetini bilmek, yalnızca geçmişe ait bir kültür meselesi değildir; bugün de büyük bir ihtiyaçtır.
İlim talep eden insanın ihtiyacı yalnızca kitap değildir. Doğru kaynak, ehil hoca, sağlam yöntem ve öğrenme edebi de gerekir. Öğretmenin görevi bildiğini esirgemeden, öğrencisini küçümsemeden ve onun seviyesini gözeterek öğretmektir. Talebenin görevi ise soru sormaktan çekinmeden, fakat bildiğini zannettiği için öğretmenini küçümsemeden dinlemektir. Çünkü öğretmenine hürmet etmeyen öğrenci, çoğu zaman yalnızca bir insana değil, öğrenme imkânına karşı da kapısını kapatmış olur.
İlim talebi, “Ben ne biliyorum?” sorusuyla başlar; fakat orada kalmaz. “Kimden öğrendim, nasıl öğrendim ve öğrendiğim beni nasıl bir insana dönüştürdü?” sorularına kadar uzanır. Çünkü ilim yalnızca bilmek değildir. İlim, bilginin hakkını vermektir. Bilginin hakkını vermenin ilk işareti ise öğrenene de öğretene de yakışan edeptir.