İnsan, iç dünyasında taşıdığı düşünceyi, inancı ve duyguyu başkasına sözle ulaştırır. Söz, insanın iç dünyasıyla dış dünya arasında kurduğu en eski ve en güçlü köprülerden biridir. Fakat sözün kıymeti, sadece güzel kelimelerden veya uzun cümlelerden oluşmaz. Asıl mesele, söylenen sözün karşı tarafta ne bıraktığıdır.
Çünkü sözün ağırlığını kelimelerin çokluğu değil, taşıdığı anlam belirler.
Mesaj denildiğinde aklımıza hemen öğüt, bilgi veya büyük fikirler gelmemeli. Mesaj, en sade hâliyle sözün muhatabına bıraktığı anlamdır. Bir konuyu anlatıyorsak ne anlatmak istediğimiz belli olmalıdır. Bir düşünceyi aktarıyorsak maksadımız anlaşılmalıdır.
Fakat hayatımızdaki her söz bir ders vermek için söylenmez. Bazen sadece sevdiğimizi ifade ederiz. Bazen bir yakınımıza destek olmak, bazen bir dostumuza güven vermek isteriz.
“Seni seviyorum.” dediğimizde de bir mesaj veririz.
“Sana güveniyorum.” dediğimizde de...
“Yanındayım.” dediğimizde de...
“Sana saygı duyuyorum.” dediğimizde de...
Demek ki mesaj her zaman büyük ve görünür bir fikir değildir. Bazen birkaç kelimenin içine gizlenmiş bir sevgi, güven, saygı veya teselli duygusudur.
Bir annenin çocuğuna “Seninle gurur duyuyorum.” demesinde uzun bir nasihat yoktur. Fakat çocuk o cümleden kendisine verilen değeri hisseder. Bir dostun zor günümüzde “Merak etme, ben buradayım.” demesi de uzun bir konuşma değildir. Fakat o birkaç kelime, insana yalnız olmadığını anlatır.
Söz kısa olabilir; fakat bıraktığı anlam büyük olabilir.
Bu nedenle mesaj vermek, her konuşmayı nutka çevirmek değildir. Tam tersine, sözün maksadını bilmek ve o maksada uygun konuşmaktır. Bir şey anlatıyorsak ne anlatmak istediğimizi bilmek, bir duygu aktarıyorsak onu karşı tarafa ulaştırmak gerekir.
Kur’an-ı Kerim, güzel sözü kökü sağlam, dalları yükselen ve meyve veren güzel bir ağaca benzetir. Bu benzetme bize sözün sadece söylenmesini değil, taşıdığı değeri ve ortaya çıkardığı faydayı da hatırlatır. Kökü sağlam olan söz ayakta durur; meyve veren söz ise başkasının hayatına dokunur.
Kur’an-ı Kerim’in davet anlayışında da sözün nasıl söyleneceğine dair önemli bir ölçü vardır: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır...” Burada hakikatin doğru olması kadar, muhataba hikmetli ve güzel bir yöntemle ulaştırılması da önemlidir.
Çünkü aynı söz, farklı insanlarda farklı karşılıklar bulabilir. Bir çocuğun anlayacağı dil ile bir yetişkinin anlayacağı dil aynı olmayabilir. Bir insanın ihtiyacı teselli iken başka bir insanın ihtiyacı açık bir uyarı olabilir. Hikmet, sözü çoğaltmak değil, maksada ulaştıracak sözü bulmaktır.
Burada bir başka mesele daha vardır: Mesajsız sözden sakınmak.
İnsan her düşündüğünü söylemek, her bildiğini anlatmak ve her sessizliği kelimelerle doldurmak zorunda değildir. Söylenecek sözün bir anlamı, maksadı veya faydası yoksa susmak çoğu zaman daha değerlidir.
Bu, suskunluğu bir erdem hâline getirmek değildir. Yerinde konuşmanın kıymetini bilmektir.
Çünkü insan bazen çok konuşarak sözün değerini azaltır. Konu yoktur, maksat yoktur, ihtiyaç yoktur; fakat kelimeler peş peşe gelir. Söz uzadıkça ana fikir kaybolur, anlam dağılır. Oysa bazen tek bir cümle, uzun bir konuşmadan daha fazla şey anlatır.
Bu yüzden konuşmadan önce insanın kendisine şu soruyu sorması yeterlidir:
“Ben bu sözle ne anlatmak, ne hissettirmek veya ne bırakmak istiyorum?”
Bu soru, gereksiz sözlerin önemli bir kısmını daha ağızdan çıkmadan durdurabilir.
Çünkü sözün gerçek yolculuğu ağızdan çıktıktan sonra başlar. Kulağa ulaşır, zihinde anlam kazanır, kalpte karşılık bulur ve bazen insanın davranışına kadar uzanır.
Öyleyse mesele, “Ne kadar söyledim?” sorusundan önce “Ne bıraktım?” sorusunu sorabilmektir.
Saatlerce konuşup hiçbir şey bırakmayanlar olduğu gibi, iki cümle söyleyip yıllarca hatırlananlar da vardır.
Aradaki fark kelimelerin sayısında değil, sözün taşıdığı mesajdadır.
Mesajı verilmeyen her söz havada asılı kalır; anlam taşıyan söz ise kalbe iner, iz bırakır.