İBRAHİM KILINÇ

İBRAHİM KILINÇ

Bir Şehadet Öyküsü

A+A-

Çanakkale’de doktor olmak, o hengâmenin, o mücadelenin içinde doktorluk vazifesini yerine getirmek bile mümkün değildi. Ardı arkası kesilmeyen yaralı sevkıyatlarına ancak acil müdahaleler yapılabilecek bir düzen ve işleyiş vardı sargı yerlerinde. Adı üzerinde sargı yerleri. Sadece kurtarılabilecek durumda ki hastalara müdahale ediliyor, yarası çok ağır ve kurtarılması mümkün olmayan yiğitler kaderlerine terk ediliyorlardı. Zaten sayıları çok az olan doktorların, kurtarılması mümkün olan daha hafif yaralılarla bile ilgilenmesi neredeyse imkânsız hale gelmişti. Cepheden akın-akın yaralı sevkıyatları karşısında onlarda çaresiz kalmış, yan yana dizilmiş sırasını bekleyen vatan evlatlarının ameliyatlarını yapabilmek için girdikleri sahra çadırlarından, ertesi gün ancak çıkabilecek hale gelmişlerdi. Uykuya hasret doktorlar kime, hangi hastaya yetişeceklerini şaşırmışlardı. Eksik olan şey sadece doktor olsa… Hasta bakıcı, hemşire, sargı bezi, ilaç, tıbbı araç ve gereç yeterlimiydi sanki. İlk zamanlarda acıların teskini ve uzuvları kesilmek üzere ameliyat olacakların dillerinin altına konan “kinin” bulunamaz olmuş, yerini kavak dalları ve keçeler almıştı. Evet, yanlış duymadınız. Ameliyat olacak, belki de kol ve bacakları kesilecek hastaların dişleri arasına, acılarını akıtacakları kavak dallarına sarılmış keçeler konuluyordu. Ameliyat esnasında uyutulamamış bu yiğitler o acının verdiği refleksle öyle bir ısırıyorlardı ki bu keçeleri, acıdan bayıldıklarında ağızlarından çıkarılan bu keçelerde dişleri kalıyordu. Kabatepe müzesinde, üzerinde dört adet diş bulunan bu keçelerden bir tanesi sergilenmektedir.

Böylesine zor ve yetersiz şartlarda görev yapan doktorların artık neredeyse kanıksadıkları zor bir görevi daha vardı. Zaman-zaman kısa süreli ateşkeslerde, araziden mümkün olduğunca hızlı bir şekilde yaralı sevkıyatları yapılır, yaralılar doktorlar tarafından süratli bir tasnife tabi tutulurdu. Ameliyat çadırları hazırda bekler ve doktorlar kurtarılması mümkün yaralıları acilen ameliyat çadırına alırdı. Umutsuz ve kurtarılması mümkün olmayan vakaları ise ağaçların altına kaldırırlardı. Sargı yerlerinde artık ağaçların altına kaldırılmak ölüme terk edilmekle eşdeğer sayılır olmuştu. Çünkü ağaçların altına kaldırılanlar belki birkaç dakika belki birkaç saat sonra o ağaçların altına defnediliyordu. Her yeni sevkıyat ağaçların altında ki gül bahçesine yeni bir gül daha ekliyor, ağaçların altına gidenler asla geri dönmüyorlardı. Doktorlar o en değerli zamanlarını ameliyat çadırlarına harcıyor, bir vatan evladının daha, bir uzvu eksik dahi olsa anasına, eşine, çocuklarına kavuşması için ellerin gelenin çok üzerinde bir gayretle çalışıyorlardı. 

Bu kahraman doktorlardan bir tanesinin hazin ama bir o kadarda ders alacağımız, işte Çanakkale Ruhu burada saklı diyebileceğimiz bir öyküsü vardır. Onların, hangi ruh hali ve düşünce yapısı içerisinde bu vazifelerini gerçekleştirdiklerini, yani Çanakkale zaferini kazandıran ruhu bu olayda da bulabiliriz.

Cepheden, boğaz boğaza bir süngü harbinden sonra yine kısa süreli bir ateşkes neticesi sargı yerlerine akın-akın yaralı sevkıyatı başlamıştı. Bu seferkilerin halleri daha bir kötüydü. Süngü yaraları ve boğaz boğaza bir mücadele çok yıpratmıştı bu yiğitleri. Sedyeler kan revan içinde, göğüs bölgesi ve karın bölgesi süngü ile deşilmiş çok sayıda yaralı. Doktorlar tasnif işlemi yapıyor ancak ağaçların altına gönderdikleri yaralıların çokluğu onları ve sedyelerde yaralı taşıyan görevli askerleri kahrediyordu. Ameliyat çadırları ise ağzına kadar dolmuş doktorları bekliyordu. Doktorlardan birinin önüne getirilen bir yaralının ise ağaçların altına gideceği zaten her halinden belliydi. Çünkü karın bölgesine aldığı süngü yarası nedeni ile çok kan kaybetmiş üstelik bilinci neredeyse kapalı bir mülazım yani teğmendi bu asker. Doktor sedyeyi durdurur. Dışarı sarkan bağırsak parçalarını karnının içine koyduğu bu genç subay içinde, aynı şifreyi fısıldar sedyecilere. 

— Ağaçların altına kaldırıverin. 

Sedyeciler hareketlenir. Ancak, bir daha gelmemek üzere ağaçların altına kaldırılmak üzere olan, bu eli yüzü dahi kan revan içinde tanınmayacak bir durumda olan genç subaydan, zayıf mecalsiz bir ses duyulur.

— Baba… Beni tanımadın mı? Ben Mustafa.

Bu sesle irkilen doktor sedyeyi tekrar durdurur. Elinin yüzünün kanlarını sildiği bu genç subaya daha dikkatlice bakar. Sedyede yatmakta olan ve ağaçların altına kaldırıverin dediği bu genç mülazım, gerçekten de Çanakkale cephesinde olduğunu bildiği ancak hasta yoğunluğundan bir türlü görüşemediği oğlu Mustafa’dır. Hâlbuki hasretine dayanamayıp da çok sevdiği oğlunu daha fazla görebilmek için, doktora en fazla ihtiyaç duyulan yere, Çanakkale’ye tayinini kendisi istemişti. Gelir gelmez sormuş, birliğinin de aslında vazife yaptığı sargı yerine çok yakın olduğunu öğrenmişti. Ancak o hengâmede aklından çıkmış, unutuvermişti. Oğlu Mustafa’sına gecikmiş, birikmiş tüm hasretiyle sarıldı. Öptü kokladı o kanlar içindeki oğlunu. Kendisinin de eli-yüzü üstü-başı kan olmuştu artık. Bir doktor olarak oğluna son kez baktığını o da çok iyi biliyordu. Yüreğinden kimselerin duyamayacağı çığlıklar yükseliyor ancak metanetini korumaya çalışıyordu. 

— Kavuşmak böyle mi olacaktı oğlum.

Diyerek doğrulurken, yan gözle ameliyat çadırına doğru baktı. Sedyeciler, doktorun oğlunu ameliyat çadırına aldırabileceğini düşünerek yeni emri bekler gibi yüzüne baktılar. Sedyeciler yanılmışlardı. Doktor ameliyat çadırına bakarken kendisini bekleyen diğer vatan evlatlarının hesabındaydı. Bu yüzden de emir tekrarı bekleyen sedyeci askerlere dönerek;

— Oğlum Mustafa’yı da ağaçların altına kaldırıverin. Dedi.

İçinde ki babalık duygusu ağır basmış olacak ki, imkânsız olduğunu bildiği halde belki biraz daha yaşar ve oğlunu bir kez daha görebilme umuduyla sedyenin arkasından seslendi.

— Gölge bir yer olsun.

Doktor, diğer vatan evlatlarını sevdiklerine kavuşturabilmek üzere ameliyat çadırına giderken, Mustafa’da Ağaçların altında ki gül bahçesine doğru götürülüyordu. Yine çok uzun bir ameliyat sürecinden sonra ertesi gün ancak fırsat bulan doktor, belki bir kez daha görebilme umuduyla ağaçların altına gider. Arar ama bulamaz Mustafa’yı. Sorar görevlilere ve bir taze mezar gösterilir kendisine. Mustafa çoktan şehitler kervanına katılmış, gül bahçesinde ki yerini hoş kokulu taze bir tomurcuk olarak almıştır bile. Doktor artık şehit babasıdır. Taze bir gülü koklar gibi, öper koklar toprağını oğlunun. Vazifesine geri dönmek üzere uzaklaşırken ağaçların altına şöyle genel bir bakış atar. Ne kadar da çoklar diye düşünür. Ve… Daha kaç gonca gül ekilecektir ağaçların altında ki gül bahçesine.

whatsapp-image-2026-08-13-at-16-38-31.jpeg


 

Bu yazı toplam 59 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar