İBRAHİM KILINÇ

İBRAHİM KILINÇ

LİYAKAT, EHLİYET VE ADALET

A+A-

Gazeteleri açıyoruz, haberleri izliyoruz. Bir gün çetelerin silahlı hesaplaşmaları, bir gün uyuşturucu baskınları, bir başka gün esnaftan haraç alanlar… Ardından kamu ihaleleri, fonlar, para ilişkileri ve yolsuzluk soruşturmaları gündeme geliyor. Her olayın ayrıntısı farklı. Fakat insanın aklına aynı mesele takılıyor: Biz bu noktaya nasıl geldik?

Bir suç işlendiğinde elbette önce suçun aydınlatılması, mağdurun hakkının korunması ve sorumluların hukuk önünde hesap vermesi gerekir. Ancak yalnızca olayın sonucuyla ilgilenip onu doğuran şartları düşünmezsek aynı sorunları tekrar tekrar konuşuruz.

Çeteler nasıl güç kazanıyor? Bir insan, başkasının canına kıymayı, esnafı tehditle sindirmeyi, uyuşturucudan kazanç sağlamayı nasıl bir hayat biçimine dönüştürüyor? Kolay para, güç gösterisi ve korku salmak bazılarına neden cazip geliyor? Bu soruların cevabı yalnızca güvenlik meselesinde aranamaz.

İşsizlik, geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı, özellikle gençleri yanlış çevrelere karşı savunmasız bırakabilir. Suç örgütleri de tam bu boşluklardan yararlanır. Para, güç ve aidiyet vaat eder; önce kendisine bağlar, sonra insanı kendi karanlığının içine çeker. Elbette yoksulluk suçun bahanesi olamaz. Zor şartlarda yaşayıp alın teriyle geçinen milyonlarca insanımız var. Mesele, insanın zaaflarını kullanarak suçtan kazanç sağlayan düzenin nasıl önleneceğidir.

Bir de zamanla oluşan alışkanlıklar var. Haksız kazanç sağlayan birinin itibarlı sayıldığı, dürüst çalışan kişinin küçümsendiği yerde değerler birbirine karışır. İnsanlar yanlışın kendisinden çok, yanlış yapanın ne kadar kazandığıyla ilgilenmeye başlarsa tehlike büyür. Bir gencin gözünde başarı, emek vermek yerine başkalarına korku salmakla ölçülmeye başlamışsa burada aileden okula, medyadan toplumsal çevreye kadar herkesin düşünmesi gereken bir mesele vardır.

Ekonomik yolsuzluk iddiaları da aynı derecede önemlidir. Çünkü kamu kaynağı, birilerinin dilediği gibi kullanacağı özel bir kasa değildir. O parada işçinin, emeklinin, esnafın; vergisini ödeyen her vatandaşın hakkı vardır. Bir ihale veya fon üzerinden usulsüzlük iddiası ortaya çıktığında yalnızca dosyadaki rakamlara bakamayız. O kaynakla yapılabilecek okul, hastane, yol ve diğer hizmetleri de düşünmeliyiz.

Soruşturmalar hakkında da ölçüyü kaybetmemek gerekir. İddia, tek başına suçun ispatı değildir. Kimse deliller ortaya konulmadan mahkûm edilmemeli; herkesin savunma hakkı korunmalıdır. Fakat aynı şekilde makam, nüfuz, siyasi yakınlık veya ekonomik güç de kişiye ayrı bir hukuk sağlamamalıdır. Bir iddia kimin hakkında ortaya atılırsa atılsın, araştırılmasına aynı ciddiyetle yaklaşılmalıdır. Adaletin güven vermesi, biraz da bu tutarlılığa bağlıdır.

Peki, çözüm nerede başlıyor?

Suç örgütleriyle kararlı biçimde mücadele edilmeli; uyuşturucu ve haraç düzenlerinin finansman damarları kesilmeli, suçtan elde edilen kazanç takip edilmeli. Kamu ihaleleri ve fonlar şeffaf olmalı, denetim kâğıt üzerinde kalmamalı. Yanlış yapanın kim olduğuna bakılmaksızın hukuk işletilmeli. Denetim mekanizmalarının gücü kadar, onları işleten insanların dürüstlüğü de önemlidir.

Öte yandan gençlere yalnızca suçun cezasını anlatmak yetmez. Önlerine okuyabilecekleri, meslek edinebilecekleri, çalışıp ilerleyebilecekleri gerçek yollar koymak gerekir. Dürüst emeğin karşılığını aldığı bir toplumda, kolay kazanç vaatlerinin etkisini kırmak daha mümkün olur. Ailelerin, öğretmenlerin ve toplumun görevi de gençlere yalnızca nasıl başarılı olacaklarını değil, başarının hangi bedeller pahasına elde edilmemesi gerektiğini gösterebilmektir.

İşte burada liyakat, ehliyet ve adaletin önemi ortaya çıkıyor. Bir görev, o işi yapabilecek insana verilmelidir. Yetki sahibi, kendisine duyulan güveni kişisel çıkarı için kullanmamalıdır. Bir yakını kayırmak uğruna hakkı olana sırt çevirmek de küçük bir ayrıcalık gibi görülmemelidir. Çünkü büyük haksızlıklar bazen herkesin göz yumduğu küçük ayrıcalıklarla başlar.

Bu ölçü yalnızca devlet yönetiminde geçerli değil. İş yerinde, okulda, ticarette, hatta kendi ailemizde de karşımıza çıkıyor. Yakınımızın yanlışına göz yumup başkasından adalet beklediğimizde, savunduğumuz ilkenin altını kendimiz oyuyor olabiliriz.

Bir ülkede güven, yalnızca suçluların yakalanmasıyla kurulmaz. İnsanlar haklarının korunacağına, emeğinin karşılığını alacağına ve kuralların herkese uygulanacağına inandığında güçlenir. Liyakat işi ehline verir, ehliyet sorumluluğu taşıtır, adalet de kimsenin hakkını kimseden esirgemez. Bir ülkenin gerçek gücü, güçlülerin ne yapabildiğinde değil, herkesin hakkının ne kadar korunduğunda belli olur.
 

Bu yazı toplam 84 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar