İBRAHİM KILINÇ

İBRAHİM KILINÇ

CİHADİYE YÜZÜĞÜNÜN ÖYKÜSÜ

A+A-

Çanakkale denilince çoğu zaman gözümüzün önüne cephede savaşan Mehmetçik gelir. Oysa Çanakkale sadece siperlerde değil, cephe gerisinde de kazanılan büyük bir mücadelenin adıdır. Cihadiye Yüzüğü, işte bu topyekûn fedakârlığın ve dayanışmanın unutulmuş hikâyelerinden biridir.

Çanakkale Cephesi'nin en çetin günleridir. Şehitlerin yanında binlerce hasta ve yaralı vardır. Cephede ağır yaralılara müdahale edilmekte, durumu daha ağır olanlar İstanbul'a gönderilmektedir. İstanbul'daki hastaneler yaralılarla dolmuş, kışlalar, okullar ve hastane bahçeleri dahi tedavi mekânlarına dönüştürülmüştür.

Fakat büyük bir sıkıntı vardır: Sargı bezi, ilaç ve ameliyatlarda kullanılan tıbbi araç gereçler yetersizdir. Özellikle sargı bezi sıkıntısı had safhadadır. Yaralı çok, imkân sınırlıdır. Üstelik savaş şartlarında düzenli maaş almak bile çoğu zaman mümkün değildir.

Bu çaresizliği en yakından yaşayanlar ise cephede görev yapan hemşirelerdir.

İşte ilk adımı onlar atar.

Çanakkale Cephesi'nde görev yapan hemşireler aralarında bir birlik oluşturarak kendi nişan yüzüklerini, küpelerini ve ellerindeki değerli eşyaları bağışlamaya başlarlar. Amaç bellidir: Bu eşyalar paraya çevrilecek, elde edilen parayla sargı bezi, ilaç ve yaralıların tedavisinde ihtiyaç duyulan malzemeler alınacaktır.

Doktorlar da bu fedakârlığa kayıtsız kalmaz. Düzenli maaş alamadıkları günlerde, sahip oldukları köstekli saatleri, altın kaplama saatleri ve değerli eşyaları vererek hemşirelere destek olurlar.

Bu fedakârlık hareketi Harp Mecmuası'nda ve İstanbul'daki gazetelerde yayımlanınca, cephede başlayan yardım İstanbul'a ulaşır.

İstanbul'un bürokrat, asker ve yüksek memur ailelerinden hanımefendiler de harekete geçer. Altın yüzüklerini, elmaslarını, broşlarını, küpelerini ve diğer değerli eşyalarını bağışlarlar. Üstelik sadece mallarını değil, emeklerini de ortaya koyarlar. Birçoğu hastanelerde gönüllü hemşirelik yaparak yaralı Mehmetçiklerin yaralarını sarar.

Böylece Çanakkale'de bambaşka bir manzara ortaya çıkar.

Cephede Mehmetçik kurşunlara göğüs gererken, cephe gerisinde kadınlar yaraları sarar. Doktorlar imkânlarını seferber eder. Zengin olan servetinden, fakir olan elindeki son imkânından verir. Kimi mermi taşır, kimi sargı bezi sağlar, kimi hastanede çalışır, kimi de elindeki yüzüğü çıkarıp ortaya koyar.

Çanakkale'de artık sadece askerler değil, bir millet mücadele etmektedir.

Yaralı Mehmetçik, Anadolu'nun bir köşesinden gelen çoban da olsa, paşa oğlu da olsa aynı şefkatli eller tarafından tedavi edilir. Bir zamanlar konaklarda yaşayan hanımefendilerin elleri, şimdi Mehmetçiğin yaralarını sarmaktadır. Onların parmaklarındaki elmas yüzükler ise artık sargı bezi, ilaç ve tıbbi malzeme olarak cepheye dönmektedir.

Savaşın ardından bu fedakâr hanımefendilere bir hatıra verilmek istenir. Fakat onlar, vatan için yaptıkları hizmetin karşılığında hediye kabul etmeyeceklerini söylerler.

Bunun üzerine cepheden yeni gelen genç bir subayın teklifi kabul edilir: Kullanılamayacak durumdaki esir İngiliz tüfeklerinin namluları yüzük şeklinde kesilecek, üzerlerine Osmanlıca “Cihadiye” ve “1332” yazılacaktır.

yuzuk.jpeg

Cihadiye, savaş hatırası anlamında kullanılan bir ifadeydi. 1332 ise Hicrî takvimde 1916 yılına karşılık geliyordu.

Böylece düşmanın silahından alınan değersiz bir çelik parçası, Çanakkale'nin en anlamlı hatıralarından birine dönüşür. Daha sonraki dönemlerde farklı metallerden de yapılan Cihadiye yüzükleri, bir süre savaşın ihtiyaçlarına katkı sağlamak amacıyla yardım karşılığında verilmiş veya satılmıştır.

Cihadiye Yüzüğü bize şunu hatırlatır: Çanakkale'de cephede kurşun atanla cephe gerisinde yara saran arasında bir fark yoktu. Çünkü o günlerde millet, kadınıyla erkeğiyle, zenginiyle fakiriyle, doktoruyla hemşiresiyle, elindeki son imkânını ortaya koyarak aynı davanın etrafında kenetlenmişti.

Çanakkale'yi Çanakkale yapan da işte bu topyekûn fedakârlık ruhuydu.
 

Bu yazı toplam 117 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar