İBRAHİM KILINÇ

İBRAHİM KILINÇ

TARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR

A+A-

Hayat boyunca birçok karar veririz. Bazen düşünerek, bazen alışkanlıklarımızla, bazen de şartların etkisiyle… Kimi zaman bir söz söyler, kimi zaman susarız. Bir yerde durur, bir yerden uzaklaşır, bir haksızlık karşısında ses çıkarır veya olup biteni seyretmekle yetiniriz. Bütün bunlar, farkında olsak da olmasak da hayatın içinde bir konum edinmemize yol açar.

Çünkü yalnızca yaptıklarımız değil, yapmadıklarımız da bizi ortaya koyar. Bazen susmak hikmettir, bazen sorumluluktan kaçıştır. Bazen tarafsız kalmak adaletin gereğidir, bazen de açık bir haksızlık karşısında kenara çekilmektir. Mesele, her durumda bir taraf seçmek değil; hangi durumda nerede durulacağını doğru ölçüyle bilmektir. İki insanın anlaşmazlığında kimin haklı olduğu belli değilse hemen bir tarafın yanında yer almak adalet değildir. Hele iki taraf da yanlış yapıyorsa, sırf tarafsız kalmamak için bunlardan birini seçmek yeni bir yanlışa dönüşebilir.

Taraf olmak başka, taraftarlık başka… Taraf olmak, bir ölçünün yanında durmaktır. Taraftarlık ise ölçüyü kendi tarafına göre değiştirmektir. Kendi tarafımızın yanlışına da “yanlış” diyebiliyorsak ölçü hâlâ yerindedir. Fakat hakikati bağlılığımızı korumak için eğip bükmeye başladığımızda, artık tarafımızı değil ölçümüzü kaybetmeye başlarız.

Kur’an-ı Kerim, adalet konusunda kendi aleyhimize bile olsa hakikatin yanında durmamızı ister: “Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Allah için şahitlik ederek adaleti ayakta tutun.” (Nisâ, 4/135) Bu ölçü, taraf olmanın sınırını da gösterir. Bir kimsenin, bir grubun veya bir yakınlık bağının yanında bulunabiliriz; fakat hakikatin karşısında bunların yanında duramayız. Çünkü asıl taraf, kişiler değil ölçüdür.

“Ben taraf değilim.” sözü de her durumda aynı anlama gelmez. Gerçekten tarafsız kalınması gereken bir meselede bu söz yerini bulabilir. Fakat açık bir haksızlık karşısında bazen sorumluluktan kaçmanın bahanesine dönüşebilir. Bir insan sürekli küçük düşürülüyor, haksızlığa uğruyor veya eziliyorsa, çevresindekilerin “Beni ilgilendirmiyor.” diyerek susması ilk bakışta tarafsızlık gibi görünebilir. Oysa bu sessizlik, yanlışın sürmesine ve mağdurun yalnızlaşmasına imkân veriyorsa, mesele artık yalnızca konuşup konuşmamak değildir.

Elbette her suskunluk onay değildir. Bazen konuşmak daha büyük bir zarara yol açabilir; bazen doğru zamanı beklemek gerekir. Bu yüzden her sessizliği aynı kefeye koyamayız. Fakat yanlış karşısında sürekli susmak, zamanla ona alışmayı beraberinde getirebilir. Önce rahatsız eden şey, tekrarlandıkça sıradanlaşır. Sonra “Böyle şeyler olur.” denmeye başlanır. Böylece yanlış, itiraz edilmesi gereken bir davranış olmaktan çıkar ve hayatın olağan bir parçası gibi görülür. Kötülük yalnızca onu yapanların gücüyle değil, ona alışanların sessizliğiyle de alan kazanır.

Kur’an-ı Kerim’in adalet ölçüsü burada yeniden karşımıza çıkar: “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (Mâide, 5/8) Sevdiğimiz veya sevmediğimiz kişiye göre ölçümüz değişmemeli. Sevdiğimizin yanlışını doğru, sevmediğimizin doğrusunu yanlış saydığımızda hakikati değil, kendi tarafımızı korumuş oluruz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et.” buyurduğunda sahabe, mazluma yardımın nasıl olacağını biliyordu; zalime nasıl yardım edileceğini sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), zalimi zulmünden alıkoymanın da ona yardım etmek olduğunu bildirdi. (Buhârî, Mezâlim 4) Demek ki gerçek bağlılık, yakınımızdaki insanın her yaptığını savunmak değildir. Bazen onu yanlışından çekip çıkarmak, ona yapılabilecek en gerçek yardımdır.

Halk arasında Hz. İbrahim (a.s.) ile ilgili anlatılagelen bir menkıbe vardır. Hz. İbrahim (a.s.) ateşe atıldığında küçük bir karıncanın taşıdığı su damlasıyla ateşe doğru gittiği anlatılır. Suyunun ateşi söndürmeye yetmeyeceği söylendiğinde ise, yaptığı işin sonucundan önce hangi tarafta durduğunu gösterdiği ifade edilir. Bu anlatının değeri tarihî bir delil oluşunda değil, taşıdığı sembolik anlamdadır. Her zaman sonucu değiştirecek gücümüz olmayabilir. Fakat gücümüzün yettiği ölçüde bir mazluma uzanan el, bir haksızlığı meşrulaştırmayan söz, kendi yakınımızın yanlışına söylenen “yanlış” kelimesi, durduğumuz yeri gösterebilir.

Asıl sınav, kendi tarafımıza dokunulduğunda başlar. Başkasının yanlışını görmek kolaydır; yakınımızın yanlışını görmek daha zordur. Daha zoru ise gördüğümüz yanlışı, sevdiğimiz insan yaptığı için yanlış olmaktan çıkarmamaktır. Zamanla içimizde bir ölçü dünyası oluşur. Neyi doğru, neyi yanlış; neyi değerli, neyi önemsiz gördüğümüz, gündelik tercihlerimizle şekillenir. Hangi yanlışa itiraz ettiğimiz, hangisini görmezden geldiğimiz, kendi çevremizin yanlışına ne dediğimiz, yönümüzü belirler.

Bu yüzden “Taraf olmayan bertaraf olur.” sözü, her konuda mutlaka bir taraf seçmeye çağrı değildir. Hayatın her anlaşmazlığında bir safa geçmek zorunda değiliz. Fakat hiçbir ölçüye bağlı kalmadan kendimizi bütün meselelerin dışında görmek de mümkün değildir. Bazen doğru olan iki tarafa da mesafeli durmaktır. Bazen ise hak ile bâtıl, adalet ile zulüm açıkça karşı karşıyadır. Böyle bir yerde “Ben ortadayım.” demek, her zaman tarafsızlık anlamına gelmez.

Sonunda mesele, başkalarının nerede durduğundan çok kendi ölçümüze bakmaya gelir. Sevdiğimizden, kime yakın olduğumuzdan veya kalabalığın nereye yöneldiğinden önce, neyin doğru olduğunu gözetip gözetmediğimiz önem kazanır. Kendi tarafımız hakikatten uzaklaştığında ondan ayrılabiliyor muyuz? Adalet kendi aleyhimize geldiğinde de aynı ölçüyü koruyabiliyor muyuz?

Ve geriye, başkalarının yerini değil, kendi yerimizi görmemize yardımcı olacak birkaç soru kalır:

Ben hangi saftayım?

Hangi taraftayım?

Kimlerin yanındayım?

Kimlerle beraberim?

Hak ve bâtıl karşı karşıya geldiğinde ben neredeyim?

Bu yazı toplam 63 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar